Delirmekle Akıllanmak Arası...

Selam! Nasılsınız? Umarım iyisinizdir ve kolaylıklarla daha iyi olursunuz.
Şu an siz bana ''nasılsın'' diye soracak olsaydınız muhtemelen size şöyle cevap verirdim:
''Bir ara televizyonda ''KOCA KAFALAR'' adında, çizgi filme benzeyen bir program vardı. Kendimi onlar gibi hissediyorum. Kafası kocaman, vücudu küçücük...''

Kafamı kocaman hissediyorum; çünkü dolup taşan ve anlamlı-anlamsız her fikrin aramıza katılmasından dolayı balonlarla yarışır vaziyetteyiz. Vücudumu küçücük hissediyorum; çünkü böylesine dolu olan bir beyne göre bedenimin varlığını daha az fark ediyorum şu aralar. Bazen aynada kendime bakıp:
''Aaa! Benim burnum mu vardı? Ayy, ben insanmışıııım! Kulak dediğimiz böyle bir şey miydi yaa?''
diye düşündüğüm oluyor. Hayır, burada hiç bir abartış yok. :) Hatta bu benim için artık neredeyse sıradan bir durum haline geldi. Çünkü ben bir OKB, yani ''Obsesif Kompulsif Bozukluk'' hastasıyım. :)

Dışarıdan bakılınca, ismi ilk söylendiğinde ya da duyulduğunda gerçekten garip, bazen itici ve saçma sapan, uyduruk bir şey gibi gözüktüğünün ya da duyulduğunun farkındayım. Ama bu da gerçekliğinden emin olmakla olamamak arasında voltalar attığımız diğer bir çok durum gibi, varla yok arası bir gerçeklik. Aslında gerçek. Benim böyle anlattığıma bakmayın siz. :) Sadece son zamanlarda önüme gelen her konu üzerine istemli-istemsiz basın toplantısı yapmaktan dolayı beynimin sağ ve sol lobları, ön-arka kıvrımları, bütün düşünce kabloları birbiriyle yer değiştirmişcesine kafam karışık. Bir başka deyişle:
''BEN ARTIK BİR AŞURE ÇORBASIYIM.''

Hayır yani, otobüs veya minibüs de değilim ki;
''İçim dolu, daha fazla yolcu alamıyoruz maalesef.''
diyeyim... Dolup taşmaktan sökülmeye başlamış bir çanta olsaydım, kendimi her seferinde yamamaya çalışmak yerine, yerime yenisini alsınlar diye yalvarırdım herhalde. İsterlerse beni de atmak yerine hatıra olarak duvara assınlar. Ancak ben ne otobüs, ne minibüs, ne çanta, ne de bir balonum. Her gördüğüm insana bakınca otomatikman:
''Acaba yiyecek olsa hangi yiyecek olurdu?''
diye düşündüğüm için kendimin bir Aşure çorbası olup olmadığımdan henüz emin değilim.

Konuları uzata uzata anlatmaya alışmışım; size OKB'den bahsedecektim. Benim de bildiğim kadarıyla tabii ki OKB saçma sapan düşüncelere sahip olmak değil. Ayrıca bence arada bir herkesin aklı böyle bir şakacı tavşan gibi çalışıyordur. OKB normalde bir kaygı bozukluğu, psikolojik bir sorun ve genelde ''TAKINTI HASTALIĞI'' veya ''VESVESE HASTALIĞI'' olarak bilinir. Başka bir anlamı varsa hakkınızı helal edin, çünkü düşünürken unuttum...

Yarım saattir burada, hayatım sanki bir dram filmiymiş gibi felsefe yapmamdan ne kadar ''takıntılı'' ve ''abartan'' bir insan olduğumu anlayabileceğinizi tahmin ediyorum. Normalde böyle Depresif Panda değilim ama şu aralar depresyon sürekli misafirliğe çağırıyor. Gitsem, yatılı kalmamı da ister. Sohbetin sarmıyor be depresyon kardeş...

Bir de rica ediyorum, hatta ÖNEMLE RİCA EDİYORUM; benim buradaki oluşturmaya çalıştığım mizahi anlatımdan yola çıkarak, bir OKB hastasına, bu durumun kolay ve komik olduğunu söylemeyin. Özellikle ''TAKMA KAFANA'' gibi cümleler yapıcı değil, 9 şiddetinde yıkıcı bir depreme bile sebep olabilir. Bu depremin size yansıma olasılığı da epey yüksek. Benim burada kendimce mizahi anlatışımın sebebi, uzun zamandır bir çok korku ve zihnimdeki yüklerden kaçmak için kendimi en çok komedi içeriklerine yönlendirmiş olmamdan kaynaklı. Bu benim rahatlama, rahatlatma ve kaçış yolum.

Bazı kalpler aşk, kıskançlık, intikam gibi farklı hislerle daha güçlü olup yoluna devam edebilirken; benim enerji içeceğim gülmek oldu. Mesela şu sıralar depresyon benimle az da olsa muhatap olduğu için yataktan çıkmayı bile canım istemiyor. Blog yazmaya başlamayı ne kadar zamandır ertelediğimi bir bilseniz... :)

Az önce bir OKB'liye ''takma kafana'' dememenizi rica ettim. Fakat bu durum sadece Obsesif Kompulsif Bozukluk için geçerli değil. LÜTFEN; yaşanılan durum ne olursa olsun, büyük ya da küçük, ruhsal veya bedensel, toplumsal veya bireysel... Ne olursa olsun, LÜTFEN; kendiniz de dahil kimsenin derdini küçümsemeyin. Burada acıyı gözümüzde büyütüp tüm hayatı ona odaklı yaşamaktan bahsetmiyorum. Sadece ''abartı'' kelimesi genellikle çok ağır ve dikenli şekilde kullanılan bir kelime. Küçük de olsa güzel şeyleri abartabilecekken derde odaklanıp hayatı kendimize zindan etmenin ne faydası var?

Kimisi eli ağrıdığı için şikayet ederken, kimisi ağrıyacak bir eli olduğu için şükreder. Hayat, bakış açısıyla şekillenir. Başkalarının acısı, mutluluğu ya da yaşantısı hakkında yorum yapmak yerine kendi hayatımıza odaklanırsak bir şeylerin daha kolay düzelebileceğine inanıyorum. Zor olduğunu biliyorum. Dünyada bu kadar karanlık ve iğrençlik, bu kadar fazla bakış açısı ve karmaşa, bu kadar şüphe ve belirsizlik varken -gerek kendimiz, gerek dış hayatta- bir şeyleri sırtlanmanın, kocaman bir kaya parçasını sırtlanmaktan daha ağır gelebildiğinin farkındayım. Ama bunu kendimiz için kolaylaştırabilecek olan da biziz. Bir süre etrafta gezinip arayıp bulduğumuz baltayla kayayı parçalara bölebiliriz. Baltayı elinden alırlarsa git azıcık taşı ısır kardeşim. Belki kaya da bir süre sonra sıkılıp: ''başımın taşını yedin, yeter!'' deyip çekip gider.

Bu yazının bambaşka bir yerden başlayıp buralara gelmesinden dolayı özür dilerim. Beynimi bir otobüs olarak hayal edersek; bir yolcu inince diğerleri de içeride havasız kaldığı için kendilerini dışarıya atmaya çalışıyorlar işte.
Ve yine... :)
bütün yazıyı yazdıktan sonra beynim öylesine boş kaldı ki, şu an ne diyeceğimi de bilemeyerek:
İYİ GÜNLER, İYİ ÖMÜRLER DİLİYORUM.
Hoşça kalın. Hayat size iyi baksın. Umarım herkes ve her şey için sadece faydalı olur...

Yorumlar